Bir Sağlıkçının Eğitim Notları*

Abdullah Uçar
4 min readApr 18, 2022

Bu yazı daha önce Mayıs 2018'de Okul Dergisi 1. sayısında yayınlanmıştır. Yazının titiz redaksiyonu için Feyza Nur Uçar’a teşekkürler.

Dedem Hafız Mehmet Cıdık, 80 yaşında, böbrek hastası, iki dizi de onu zor taşıyor artık. Ömrü camilerde geçmiş olan dedem Sivas’ta evde hafiften hüzünlüce otururken, “Seni Ulu Camii’ye götüreyim mi?” diye sordum bir gün. Suya kavuşacak bir balık gibi sevindi. Öyle ki Bursa Ulu Camii minberinin nakışı geldi hatrıma: “Mescitteki mü’min sudaki balık gibidir, mescitteki münâfık kafesteki kuş gibidir.” Derken, Sivas Ulu Camii avlusuna usulca ve huzurla girdik ve benim için bir ders başladı.

Hafız Mehmet Cıdık, hocası İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi’nin mezarına doğru koltuk değnekleri ile ağır aksak yürürken. (Sivas 2015)

İki koltuk değneği ile yavaş yavaş zar zor bir mezarın başına vardı dedem. Dayandı bir duvara, değneklerini bıraktı bir yana, başladı duâya. Ben de seyre koyuldum bu manzarayı. Mezar, İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi’nin kabriydi, dedem ise askerlik çağından beridir hazretin talebesi. 20 yaşında başlayan kadîm talebe hoca ilişkisi, ölümün ötesine uzanmıştı. Hoca mezarda, talebe ise yanı başında, bir derin sükût sohbeti. Gönülen gönüle, buradan ötelere uzanan bir vuslat vardı Ulu Caminin avlusunda. Onları izledim, tüğlerim diken diken oldu. Neydi hocayı ve talebeyi böylesine birbirine bağlayan? Başlayan ama bitmeyen bu hürmet ve minnet nasıl ekilmişti talebenin gönlüne. Ne vermişti ki hocası ona, o da ne almıştı da bu ilişki kabrin ötesine taşınmıştı böylesine? Dünyada şöyle bir talebe hoca bağını hangi eğitim sistemi var edebildi? Finlandiya mı, yoksa İsveç mi, ya Japonya? Dünyanın daha eremediği derinlik, gözümüzün önünde iken biz o dünyaya o kadar uzak kalmışız ki, Mars daha yakınımızda kalmış neredeyse. Halk sağlığı doktorası yapıyorum, danışmanıma bu ânın fotoğrafını gönderdim. Acaba dedim hocam, biz böyle olabilecek miyiz, bu ne kadîm bir bağ.

Hafız Mehmet Cıdık, hocası İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi’nin mezarı başında hürmetle duâ ederken (Sivas 2015)

Çok düşündüm üzerinde. Kavramlarımız dahi deforme olmuş baktım ki, hoca öğretmen olmuş, talebe öğrenci, ahlak müfredattan çıkmış, edeb’in e’sini arayacağımıza x’i aramaya koyulmuşuz hunharca. İnsanı insan yapan en büyük melekemizi, “düşünmeyi” profesyonel anlamda hiç öğrenmedik mesela. Neyi arıyorduk ki biz, hakikatin denklemi neydi, onu nasıl çözüyorduk? Okuyup okuyup ne olacaktı sonunda, bir şirketin cirosunu yükselten CEO mu olmaktı hayalimiz? “Bizim oğlan kardiyolog oldu.” diye komşu teyzeye karşı annemizin gururlanması mıydı hedef? Cemil Meriç üstâdın deyimiyle, doçent olmak bize vazife miydi mesela? Yine Meriç’in deyimiyle Nobel ödülünü pranga diye ayağımıza takmak mıydı ulvî hedefimiz? Neydi umulan, x’i niye arıyorduk biz, “neden” diye sormayı neden öğretmediler ki bize? ‘Oku!’ diyen ses (cc), okuma yazma bilmeyene (s) neyi oku diyordu, ne için oku diyordu? Okumaya buradan başlamalı değil miydik?

Ülkemizdeki eğitim sisteminde bir genç 22 yaşında üniversiteden mezun oluyor. Yaşı 22 ancak psikolojik olarak yaşlı bir insan o. Hiçbir şeye enerjisi kalmamış, kapağı atacak yer arayan, uygun eş-iş-aş arayan ve bir masa başı işin başına geçip o mezarda sonsuza kadar yaşamayı planlayan “yaşlı” gençlerle dolu toplumumuz. Hele de 657’ye bağlı “kadrolu” bir memur olmayagörsün. Büyük bir tembellik, bir ölü toprağı serpiliyor gencimizin üzerine. “Akşam olsa da gitsek!” diye ha paso saati gözleyen bir çalışana (öğretmen, doktor, mühendis vs.) dönüşüyor. Bilimin heyecanını duyan, hayal kuran, üretmek ve hayallerini gerçekleştirmek için can atan, “Ah bir fon bulsam da şu projemi hayata geçirsem!” diye geceleri uykusu kaçan çok az gencimiz var. Gençlik ve Spor Bakanlığının ve TÜBİTAK’ın proje çağrılarıyla heyecanlanan çok az gencimiz var. Bir şeylerin rayında gitmediği muhakkak. Felsefi bir boşluğumuz olduğu da muhakkak.

PISA testleri, performanslar, iki lafın birinde adı geçen Fin eğitim sistemi, eleştirel düşünce, 4+4+4…ve daha nicesi derken herkesten bir ses yükseliyor günümüzde. Herkes bir taraftan haklı elbette, lakin haklılardan oluşan kalabalık, doğru sistemi doğurmuyor ne yazık ki. Hatta sistemsizlik, bireysel olarak çok güzel işler yapan eğitimcilerimizi bile potasında eritiyor, onların heyecanını da söndürüyor. İçinde yaşadığımız dünya, artık “sistem”ler kurarak yoluna devam ediyor, toplumların entelektüel evrimi birikimlerini sisteme dönüştürdükleri oranda onları ileri taşıyor. “Sistem” ise asgari müştereklerden oluşan felsefi bir zeminde “usta” bahçıvanların elinde filizlenebiliyor.

Sağlık sektöründe yapılan ameliyatlar, tedaviler, koruyucu önlemler, aşı takvimleri vs. kanıta dayalı hazırlanmış uluslararası kılavuzlara göre planlanıyor. Böylece küresel bir standart yakalanmış ve kalite standartları en üst düzeyde tutulmuş oluyor. Eğitim konusunda elbette ülkelerin kültürleri çok daha belirleyici, ancak bu, ulusal bir eğitim felsefesi ve ulusal kalite standartları belirlememize ve küresel platformda diğer ülkelerle yarışmamıza engel değil. Bilakis kültürümüzde bizi öne çıkarak çok büyük bir müktesebat mevcut. 2003 yılında yayınlanan ve uygulanmaya başlanan “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nda olduğu gibi yeni Türkiye’ye yakışan bir “Eğitimde Dönüşüm Programı” tasarlandığı takdirde ulusal çapta bir motivasyonla ve özverili öğretmenlerimizin omuz vermesiyle ortaya büyük değerler konulabilir. Sağlıkta gerçekleşen devrimle sağlık sistemimiz artık küresel aktörlerle kıyas edilmekte. Eğitim sistemimizin de bir an önce bu yarışa katılması için kültürel değerlerimizle yoğrulmuş bir programa ihtiyacımız had safhada sanıyorum. Yalnız ülkemizde bir bürokrasi tuzağı mevcut. Yıkılan aristokrasinin bakiyesi olarak doğan bürokrasi, ülkemizde çalışkan ve özverili genç öğretmenleri anafor gibi kendine çekiyor. Makam, mevki, biraz daha maaş ile cezb ediyor. Halbuki makam mevkiden azat olmuş, sade bir hayata hazır, fikri ve hayalleri hür eğitimcilerimiz, hızla kendilerini akademik olarak donatıp sistem kurma konusunda gereken derin bilgiyi ve beceriyi edinseler, birlikte program-proje arayışlarına girseler ülkemiz için çok daha verimli sonuçların ve büyük dönüşümleri başlatacak fikirlerin filizlenebileceği kanaatindeyim.

Her şeyin yerlisini üretmeye çalışıyoruz şu sıralar malum. Yerli otomobil, yerli roket, yerli helikopter, yerli tank… Şükürler olsun, bu günleri gördük, lakin mühim bir husus eksik: yerli olan enstrümanı yerli olmayan adam kullanırsa 15 Temmuz tekerrür etmez mi? Haliyle en büyük önceliğimiz “yerli insan” üreten bir eğitim sistemi olmalı ki, hiçbir koşulda milletine, kültürüne ve manevi değerlerine sırtını dönmeyecek gençler, bu ülke için çalışacak muhteşem insanlar, dünyada akımlar başlatacak fikir insanları çıksın ortaya. Belli mi olur, belki böyle bir yolun sonunda Allah rahmet eder de Hafız Mehmet ile İhramcızâde İsmail Hakkı arasındaki o bâkî bağı günümüzde bizler de tesis edebiliriz yeniden.

Özveriyle çalışan tüm eğitimcilerimize selâm ve hürmetlerimle. :)

--

--

Abdullah Uçar

Meraklı biri. Okur-yazar. Öğrenmeyi, özetlemeyi, öğretmeyi pek sever. Tıp doktoru, en pratisyeninden. Halk Sağlığı doktoru, en tembelinden.