Hakikati arıyorum, orada kimse var mı?

Dünyaya öylece gelmiş buluyoruz kendimizi. Daha neyin ne olduğunu anlamadan maceranın ortasında uyanıyoruz. Hayatın keşmekeşine kapılıp kendimizi akıntıya bırakmak öyle kolay ve sıradan ki. Çevremizde, ve daha da önemlisi, kendi düşünce dünyamızda olup bitenleri henüz anlamadan ölüm kapıyı çalıyor, bir anda ayrılıveriyoruz buradan. Bu bu sürece şahit olan pek çokları “dünya yalan”, “bu dünya boş” gibi sözler sarf ediyor sonra. Bu “boşluk” ile baş edebilmek için de herkes kendi yöntemini üretiyor. Halbuki bu denklem böyle olmak zorunda mı? Her insanın durup düşünme sorumluluğu yok mu? Bu sözüm ona “boşluk”, durmamamız ve düşünmememizden kaynaklı olamaz mı? Durmamak, düşünmemek için bahanelerimiz çok, mazeretlerimiz de çok geçerli ve haklı. Ama düşünmemek çok pahalı, zira fatura bir ömre bedel.

Aldığımız eğitim, adeta düşüncelerimizi nasıl bastırırız, düşünmeyi nasıl durdururuz, nasıl akli melekemizi maddi anlamda bir faydaya dönüştürürüz, karşılaştığımız olguları nasıl anlamayız eğitimi. “Boş ver” diyor eğitim sistemi, anlayıp ne yapacaksın, işine bak, sınavdan yüksek puan al, refahın için kariyerine devam et, ekonomi üret!”. “Aman durma, düşünme, takma kafaya, bu da geçer, ileri bak, hayat devam ediyor” diye vahyediyor çevremizdeki hayat bize. Ben de soruyorum: “ileri gidelim, alet üretelim, ekonomi yaratalım, ama bu ilerisinin bizim için hayırlı olduğundan nasıl bu kadar eminiz? İleri gitmenin ilkelerini belirledik de mi cüretkar bir şekilde ilerliyoruz? İlerlediğimiz zaman kendimiz olarak kalabiliyor muyuz? Biz ne yapıyoruz, neden koşup duruyoruz, bu telaş neden? Düşünmemekle ne kazanıyoruz? Para ve itibar kazanmak, populer olmak, bir dinin asgari ritüellerini yerine getirmek yetiyor mu hayatı yaşamış olmak için?”

İnsanın düşünme ve hissetme kabiliyeti, bence Allah’ın insana en büyük ikramı. Ben bu kabiliyetin “hakikatin izini sürmek” için kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Hepimiz bir şekilde hakikatin kendisine değil ancak işaretlerine rast geliyoruz. Bir bebeğin doğumu ve büyümesi, evrendeki tasarım, bir ağaçtaki estetetik ve zarafet, denizdeki korkunç dalgaların heybeti, yıldırımlar, derin uzay … ve tüm bunlar yanında insanın bir türlü bu tabloya uymayan absürt varlığı hepimizde bir hayret duygusunu tetikliyor. İnsan, evirip çevirseniz de uymuyor bu evrene bir türlü. Bedeni doğal ama ruhu hiç doğal değil. Mesela insan kendi iradesine göre varlığa zarar verebilmeye muktedir. Milyarlarca yıllık evrimin cilvesi olarak ortaya çıkan insan türünün tüm bu evrimin kazanımlarını yok edebilecek, dünya üzerindeki hayatı sonlandırabilecek kabiliyeti var, bu normal mi, doğal mı?

Başka bir denklem olmalı, ama ne, kimse bilmiyor. İşte bu başka denklemi “hakikat” diye arıyorum şahsen. Orada bir gerçeklik olduğunu varsaymıyorum, kelimenin tam anlamıyla hissediyorum, ama ne, nasıl birşey? İçimde duygular, düşünceler, inançlar ahenk içinde birbirine geçmiş durumda, benim bunları yaşıyor olmam dahi tuhaf ve sıradışı birşey. Bu sebeple insan, tüm yaşama kabiliyetini hakikatin izini sürmeye adamalı kanaatimce. Hakikat ise binlerce parçalı bir yapboz gibi. Şahit olduğumuz her bir iz, bu yapbozun bir parçası. İnsanlık tarihindeki bilgi birikimi, inançlar, evreni anlama gayretleri öyle hayret verici ki. İnsan varlığını fark ettiği, yani sapiens sapiens olduğu andan beri kendini ve çevresini anlamaya çalışmış. Pek çok anlamlar yüklemiş varlığa, hakikatin izini sürmüş. Bulduğu izlerle hep modeller kurmuş. Bugün bu modellerin çoğunu mitoloji diye anıyoruz.

Mitolojiler hikaye değil, onlar insanlığın hakikatin izini sürerken çektiği dertlerin çok emek verilmiş ve gönülden inanılmış tecrübeleri, inançları bana göre. Bugün bizim hayatlarımız ve kozmolojiyi anlama biçimimiz, bu tecrübeler üzerine kurulu ve onlara borçluyuz. Bu bağlamda mitolojileri insanlığın bir hakikat arayışı olarak ele almak, onlardan ibretler almak, bu inançlara karşı en azından saygılı olmak durumundayız. Mitolojiye iman etmiş dönemin insanlarının hissettiklerini hissetmeye çalışmak, tarih ötesi bir empati kurmak bence insanlığımızı geliştirecek, hakikat arayışımızı geliştirecek bir gayret.

Tüm bu cümbüşün 5 duyu alanına sıkıştırılarak anlaşılmaya çalışılması da bence imkansız. Düşünmek, 5 duyudan büyük birşey. Hele de “hissetmek”, daha da büyük birşey. Epistemolojinin derinliklerine dalmadan temel birkaç sorusunu analım: “Hakikat bilinebilir mi?” “Bildiklerimizin gerçek olduğundan emin miyiz?” “5 duyu dışında bir hakikat varsa bu nasıl bilinebilir.” Cevabı olan sorular değil bunlar, ancak sorularla da düşünebilir insan. Ben bu sorularla düşünüyorum, kanaatim o ki hakikat tek bir boyutla bilinemez. Metafizik, felsefe, bilim ve din hakikatin izini sürmek için en önemli araçlarımız. Hiçbiri ötekine üstün ve birbirinin ikamesi değil, herbiri kendi açısından farklı bir ışık tutuyor o hakikate. Bana göre kavgalı da değiller, tam tersine, oldukça barışıklar, düşünsel bünyemizin organları onlar. Ama insan, kendi şahsi veya toplumsal çıkarları uğruna herşeyi bölüp parçaladığı gibi bu bilme türlerini de düşman ediyor birbirine. Çıkar ilişkileri işin içine girince herkes kendi fanatizmine teba arıyor. İnsanın tebalaştırılma süreci ise eğitimle oluyor, eğitim bizi bir takım “akıl karışıklıkları”mızdan arındırıyor, “şüphe”lerden soyutluyor bizi. “Bu böyledir, buna inanın” diyor, biz de inanıyoruz. Hakikat, bir muamma ve tek boyutlu düşünmelerle anlaşılacak gibi değil. Aşkın birşey. Ancak düşüncelerimiz (akıl) ve hislerimiz (kalp) bu muammanın izini sürmek için en büyük rehber bana göre.

Evet, bilmeliyiz, bilgi üretmeliyiz, peki ne için? Daha konforlu taşıtlar, daha lüks daireler, daha havalı telefonlar için mi? Bilgi bizim neyimiz olur? Neden bilmeliyiz? Bizi bilmeye iten saik ne? Bu sorunun objektif ve bilimsel bir cevabı olması bence çok zor. Bu sorunun cevabı inanca dayanabilir. Bu konuda benim inancım da şu ilke ekseninde vücut buluyor “Allah’tan ancak bilenler haşyet duyabilir”.

“Haşyet”, yanlışlıkla Türkçe’de “korku” diye çevriliyor maalesef. Korku deyince de tüm denklem çöküyor. İnsan - Allah ilişkisi ancak bu kadar yara alabilir. Korku deyince Allah’ın gazabından korku anlaşılıyor, haliyle dini ritüeller bu gazaptan kurtulmak için bir “rüşvet”e dönüşüyor, neticede yine antropo-morfik bir tanrı tasavvuru gelişiyor. Zaten o kuyudan çıkmak da oldukça zorlaşıyor. Halbuki “huşu” ile akraba bir kelime “haşyet”. Haşyet, insanın hakikat tarafından kuşatıldığını fark ettiği anda kalbinin ürpermesi, onun izine şahitlik etmiş olmanın verdiği derin huzuru birkaç saniyeliğine dahi olsa hissetmesi, gözünden bir damla yaş gelmesi, gerçeklik karşısında kalbinde oluşan derin bir saygı duruşu ve hürmet duygusu bana göre. Aşağıya “haşyet”in benim anladığım türde bir fotoğrafını bırakıyorum:

Merhum astronom Carl Sagan’ın romanından hareketle çekilmiş olan Contact filminden bir kare. (01.59.52) (Henüz izlemediyseniz lütfen özel vakit ayırarak izleyin.) Kendi dünyasından başka bir dünyanın varlığına dair kanıt bulamadığı için buna inan(a)mayan, ancak bir şekilde buna şahit olduğunda yaşadığı “haşyet”i yüzünde gördüğüm astronom Elenor karesi. Altyazıda geçen ifadeler şöyle: “…Bu tanrısal birşey, bunu tarif edecek bir kelime yok. Şiir bu. Bir şair göndermelilerdi. Çok güzel!, çok güzel!. Hiçbir fikrim yok (4 kez)” Bu filmin yazarı Carl Sagan’ın bilinen anlamıyla “ateist” olduğunu da hatırlatmış olayım. “Ateizm”e dair daha sonra yazacağım.

Bu düşünceme istinaden de insan “haşyet” duymak için bilmeli diyorum. Evet, hakikat ile Allah’ı da özdeşleştiriyorum. Ancak Allah’ı bir forma sokmuyor, bir tanımlama gayretine girmiyorum. Nitekim bence Allah’ın ne olduğu değil, ancak ne olmadığı tarif edilebilir. Zira tüm tarifler, bizim sınırlı düşünce dünyamızın ürünü olacaktır. Bu sebeple de O’nun izini sürmek, bu izleri her bulduğumuzda o “haşyet”i hissetmek benim için tarifi zor bir heyecan. Bu açıdan bakınca hayata ne ağaçlar sıradan, ne kuşlar, ne dağlar, ne insanlar. Ne mitoloji, ne tarih, ne coğrafya. Heryerde ve herşeyde görecek bir iz, bir işaret var. Bilme gayretimiz hakikati anlamaya hizmet ettiği sürece hürmeti hak ediyor. Thales’in, Aneksimandros’un, Sokrates’in, Hypatia’nın, Galileo’nun, Kepler’in, Kopernik’in, Einstein’in ve daha adını burada anamadığım nice insanın bu bağlamda hakikatin izini sürdüklerini, buldukları izlerle yaşamlarını anlamlandırmanın telaşında olduklarını, ölmeden önce o gerçekliğe dokunabilmek için, onu daha fazla görebilmek için çabaladıklarını düşünüyor ve onlarla bir gönül bağı kuruyorum. Hypatia’nın ölümü ve İskenderiye Kütüphanesi’nin yıkımının derin acısını daha yeni hissediyorum. Sokrates için daha yeni ağlayabiliyorum.

Tüm bunlar boşuna olamaz, bunca insanın emeği bir “hiç” uğruna olamaz, hayat 5 duyuyla sınırlı olamaz. İskenderiye Kütüphanesi için duyulan acı hiçlikten kaynaklanamaz. Başka birşey var, en azından benim bu arayışımın ve hislerimin varlığı o başka birşeyin işareti. Gözlerimizdeki perdeden, kulaklarımızdaki ağırlıklardan, kalplerimizdeki mühürlerden kurtulmanın yollarını arayarak başlamalıyız bu izi sürmeye. Bunu yaparken de sakin, anlayışlı, nazik ve kibar olmalıyız. Anlamaya çalışmalı, anladığımız kadarını almalı, gerisine saygımızı arz edip geçmeliyiz. Aşağılamamalı, yargılamamalı, hakir görmemeliyiz insanlığın hikayesini. Her karesinde, her anında bir anlam olan bir hikaye bu.

Buraya kadar okuduysanız, size gönülden teşekkür ediyor, yollarımızın kesişmesini diliyorum. :)

Muhabbetle. :)

Abdullah Uçar
3 Ramazan 1443

--

--

Meraklı biri. Okur-yazar. Öğrenmeyi, özetlemeyi, öğretmeyi pek sever. Tıp doktoru, en pratisyeninden. Halk Sağlığı doktoru, en tembelinden.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store
Abdullah Uçar

Meraklı biri. Okur-yazar. Öğrenmeyi, özetlemeyi, öğretmeyi pek sever. Tıp doktoru, en pratisyeninden. Halk Sağlığı doktoru, en tembelinden.